Nihayet Annem-Yelda EROĞLU

6/8/2007 · Kategori: Yelda Eroglu

Hepimizin sonu annemiz diyor bir arkadaşım; cidden öyle. Ben de yığınla kadın arkadaşım gibi annemle zerre kadar benzerliğim olmadığı, aaa zaten olamayacağı inanç tepelerinden yuvarlana yuvarlana…

Bazen bir şeyi yaparken, bir lafa burun bükerken, yeri silerken, çaydanlığı hınçla ovalarken filan bakıyorum annem olmuşum. Dalgın yürürken sokakta bir vitrin camında yakalıyor annem beni kendi yansımamda.

Biz tabii şu şen çevremde bunu da rozet yapmış marifet gibi yakalarımıza takmış durumdayız. Kim annesine nasıl da benzemiş, aa aynısı olmuş, annesinden şunu kapmış iştahla anlatıyor. Otur bir analiz et, pişmanlık ya da telaş gibi duygulara gir değil mi önce? Yok. Azade bir neşeyle şakıyoruz; kim aynı annesi gibi kapı kollarını kolonyayla ovmadan rahat edemiyor’dan kim tülleri limon damlatılmış suyla yıkıyor’a bir anadan kıza takıntının getirdikleri sohbeti. Şişede durduğu gibi de durmuyor maalesef; bulaşıyor. Zaten sakız gibi sünmekte olan yaz günlerime musibet bir arkadaşım renk getiriyor; elektrik düğmelerinin üstündeki marka yazısının içine kaçan tozları çamaşır suyuna batırılmış kürdanla nasıl ama nasıl temizlediğini anlatıp beni de zehirliyor. Elimde kürdan elektrik düğmesi kolaçan ederek tüketiyorum şu güneşli mevsimi.

Ben böyle hayatımı dar eden pis huyları ortalık yerde anlatmıyorum ki ben yandım diye herkesler yanmasın. Mesela annemin bir ajanda biriktirme huyu vardı; sanırsın Cosmopolitan editörü, gün gün not edecek randevularını. Annemin aklını ajandaların o umut vaat eden sistemliliği çeliyordu sanırım. Hani öyle beyaz, öyle teşvik edici bir sistem ki, onun (şimdi de benim) amorf, birbirine benzeyen her planın en fazla iki gün önce yapıldığı hayatımıza bir Alman havası verecek. Umut işte. Ocak ayı sayfaları bomboş geçer, sonra şubat. Mart civarında hiç olmazsa yemek tarifi filan yazmaya koyulur annem onlara; maksat ziyan olmasın. Üç kek beş börek yedi yemek tarifinden sonra o da tavsar. Nedir ki ajanda ajanda olmaktan çıkmıştır bir kere. Tam olarak defter de değildir; ama üzerindeki tarihler boşa geçen günleri kafaya kakmakta durmadan. Bir çekmeceye atılıverir kendinden bekleneni yerine getirememiş ajanda. Sonra yeni bir ajanda bulur annem; bu daha güzeldir sanki. Daha alımlı daha vaatkardır. Filan.

Ben anneme benzemeyeceğim diye ajanda biriktirmedim; dolaplarım, raflarım defter dolu. Uzun uzun kırtasiye gezip ince ince defter seçiyorum kendime. Ne kullanmaya kıyamayacağım kadar güzel ne de yazma hevesimi söndürecek kadar çirkin olsun istiyorum. Uyuyor işte bir tanesi, tam istediğim gibi oluyor. Öyle güzel ki kapağı, sayfaları çizgili, hani kalemle bir temas etsem dökülecek kendiliğinden; hikaye mi olur makale mi? Defter bana ben deftere bakıyoruz bir zaman. Boşa gidecek bir cümle, şöyle on ikiden vurmayacak bir benzetme olmasın ilk sayfadan diye ince eliyor sık dokuyorum günler, haftalar, aylar boyu… Defter nasıl da yazamadığımın nasıl da yazacak bir şey bulamadığımın habis hatırlatıcısı oluyor, dikenleşiyor, batıyor durduğu yerde gözüme gözüme. Sen hak ettin deyip kendime notlar nevinden olsa ne olmasa ne cümleleri karalıyorum sonra. Üç cümle beş paragraf derken yoruluyorum defterle didişmekten. Atılmaz da; yazık. Hırsla kapatıyorum bir çekmeceye. Sonra yeni bir defter çeliyor gönlümü.

Sonra tuhaf ama atmaya kıyamadığım objeler kocaman bir ayakkabı kutusunu doldurup taşmaya başlıyor. Annem de sever işe yaramaz eşantiyonları. Üzerinde Sponge Bob resmi olan sarı bir bileklik, boynu kırılmış bir ceylan biblosu, Happy Feets anahtarlığı, Shrek mini frizbi, yıldız kutulu dudak parlatıcı… Gittiğim ve gitmediğim, tanıdığım ve tanımadığım insanların düğün şekerleri… Sonra kedim hasta olduğunda sağlıklı sokak kedilerine bir çeşit kıskançla bakıyorum; bizimki onca özene rağmen buluttan nem kapıyor helal olsun bunlara hiçbir şey olmuyor diye… Kafamı çevirip baktığımda vitrin camındaki yansımamda annem yakalıyor beni. Ben yanaklarımın ve alnımın bu kadar annem olduğunu bilmezdim. Gençken hiç ummazdım bunu. y.eroglu@zaman.com.tr

Sayı: 36
Bölüm: Yazarlar

http://genclik.zaman.com.tr/?bl=14&hn=701

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Yaz Romanları-Yelda EROĞLU

22/7/2007 · Kategori: Yelda Eroglu

Sıcak ve rutubet hata kaldırmaz. Misal Oliver Stone’un Katil Doğanlar filmini o buz gibi havalarda beklettiniz beklettiniz sonra da en sıcak günlerden birinde dur bir de şunu izleyeyim dediniz; iyi halt ettiniz.

Film her yandan beliren alevler ve şeytani yüzlerle bastıkça basıyor, terlettikçe terletiyor. Üstüne Stone’un izleyiciyi ensesinden tutup burnunu konuya sokma çabası. Yüzüme fön makinesi tutulmuş gibi kalakaldım filmin başında.

Hani Jane Austen darda kalıp benden roman çıkarmaya uğraşsa o roman bir yanlış anlamalar ve anlaşılmalar değil de yanlış zamanlamalar romanı olurdu herhalde. Çocukluğumun en hoş anılarından biri mesela, kırk yılın başı gidilen bir tatile nasıl bir seçimse artık Yaşar Kemal’in Baldaki Tuz adlı makaleler kitabıyla gitmemdir. Sıcak bir yandan makaleler bir yandan diyeyim, yaşım da 13-14. Üçüncü gün pes edip bir tatil yeri kitap sergisinden Reşat Nuri Güntekin alıp zor kurtulmuştum.

Hadi o zaman yaşın küçüktü be kadın, peki geçen yaz yanına James Joyce’un Ulysses’ını almana ne demeli? 12 saat filan süren bir otobüs yolculuğuna Proust’la çıkmalar… Koş sonra en yakındaki tatil yeri büfe gibi kitapçısına.

Hayır! Sıcak ve rutubet hata kaldırmaz; hele hele yanlış kitabı hiç kaldırmaz. Jöle kıvamlı hislerin, uzun cümlelerin, her paragraftan kafasını uzatan bilgece sözlerin mevsimi değildir yaz. Şöyle bol diyaloglu, serin, akıl mantık çerçevesinde romanlar lazımdır şimdi. Nihayet yanında buzlu çay, kiraz erik yığınları, salarken kendini hasır bir koltuğa… Naçizane önerilerim;

Jane Austen diyorum, en başta ve ısrarla. Her türlü hissin ironi buzuyla hafifletildiği, karakter tahliline filan hiç mi hiç yüz verilmediği (ki çalçene konuşmakta zaten herkes kendi karakteri boyunca, ne lüzum var cidden), yüzde yüz kadın romanları. Eliniz değmişken Barbara Pym’ler. Austen’ın zeki ve ironik kızlarının evde kalmış halleri diyelim. Yok bu kadar gündelik hayat, evlendin evlenmedin atmosferi bana basar diyorsanız buyurun Patricia Highsmith. Cool psikopatların gönülçelen iç dünyaları (insan daha ne ister). Gönülçelen demişken Salinger’ın Franny ve Zooey’si. Ki gençliğinizin bir noktasında mutlaka ama mutlaka Salinger’a değecek ya da yapışacak olduktan sonra bu yaz kapatın şu zorunlu hesabı, ne var? Bir başka her gencin başından geçecek roman Trevanian’ın Şibumi’si. Kağıtla adam öldüren, bilmem kaç dil konuşan asil kiralık katil, amanın

Eğlenerek öğrenelim, hayat galerisindeki portreleri bir kerede gezip görelim de diyebilirsiniz; Balzac külliyatına alalım sizi. Goriot Baba ve Eugenia Grandet’le başlayın, benim gibi yekten Vadideki Zambak’a düşüp şaşırmayın. O ne entrikadır o ne best-seller’ın çekiciliği edebiyatın derinliği harmanıdır? Sonra Çehov; trajediyle absürdün o bıçak sırtlarında cambaz gibi gidip gidip gelmeler. Evet evet, mümkünse tüm hikayeleri toplu toplu ciltleri. Katherine Mansfield’ın Çehov’dan el almış minimal hikayeleri sonra. Garden party’lerde dökülen gözyaşları.

Aşkî olsun ama bunaltmasın, en güzeli. Turgenyev’in Bahar Seli, incecik bir ilk aşk hikayesi. Peride Celal’in Evli Bir Kadının Günlüğü’nden, sonra. O akılsız Semra’nın elleriyle bitirdiği bir aşkın gün gün özeti. Çekinmeyin, Kerime Nadir’in Ruh Gurbetinde’si. Edebiyata ramak kalmış bir Nadir eseri.

Dostoyevski’nin herhangi bir hatta tüm eserleri de diyeceğim yine yeni yeniden. Çocukken özetlerini okuduğumuz Charles Dickens’ların koca koca halleri. Toplayabildiğiniz kadar Agatha Christie. Gözünüzün gördüğü her Sue Grafton. Bittabi Alice Harikalar Diyarında, mümkünse.

Yeter ki basmasın işte. Yeter ki uzatmasın. Konunun gözüne vursun ilk cümleden. Uzatmasın, top çevirmesin, hadi be adam dedirtmesin. O da olur, ama kışın ama sonbaharda. Serinken. Tahammül eşiklerimiz yüksekken.

Tam ve girift paragraflar yazabiliyorken ayrıca. Giriş gelişme sonuçlu yazılar. Böyle değil, böyle benim tenceremde kaynayanlar bir ondan bir buradan değil. Düşünceler konfetiler gibi uçuşurken kafamın içinde/ kelebek ağları koşturdum peşlerinde.

 y.eroglu@zaman.com.tr

Sayı: 32
Bölüm: Gündem

 

http://genclik.zaman.com.tr/?bl=5&hn=628

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tatil Yorar-Yelda EROĞLU

22/7/2007 · Kategori: Yelda Eroglu

Özellikle son bir aydır bir tatil sohbetidir gidiyor çevremde. En çulsuz arkadaşlarım bile ucuza pansiyon düşürüp kuma denize vurma derdinde, kendini.

Uzun çay saatlerinde, kağıt oynarken, sahafta kitap bakınırken felan tatil de tatil konuşuyoruz. Olimpos’un tanıdık fokurduyor oluşundan Güzelçamlı’nın ağır tenhalığına. Demiri bir oraya bir buraya atıyoruz işte; çeneye vergi yok.

Kimi şuursuz arkadaşlarımdan farklı olarak ben kaderime çabuk aydım, boyun eğdim, rahat ettim (onlar n’ayır n’olamaz diye tepinedursun daha). Nedir; saksı bitkisi gibi oturacağım oturduğum yerde koca bir yaz. Baharla şahlanan orası mı burası mı umutlarım kahve telvesi gibi çöktü içime. Böyle aydınlık, ferah, iyimser ve iyiliksever bir ruh haliyle döktürüyorum işte bu yazıyı. Anafikir; tatil bizim nemiz olur?

Şimdi ne ben ne de tatil tatil diye beraberce çene yorduğum arkadaşlarımın çokçokçok büyük çoğunluğu, çocukluğumuzu öyle tatil köylerinde filan geçirmiş değiliz. Yani tatil köyünde kaybolup da animatörlerce bulunup büyütülmüş değiliz hiçbirimiz. Bizim ailede okullar kapandı mı yallah ananemin evi, teyzelerimin evi sırasıyla (çok teyzeli şanslı bir insanım ben), arada babaannem filan... Oteldi, pansiyondu filmlerde görür de pek bir hayret ederdim; sen kalk bilmediğin yerlere, tanımadığın insanların arasına, para ödeyip kaldığın odalara git durduk yere?!. Bir ben mi böyleydim? Hayır. Okulun ilk günü kompozisyonlarında mesela hiçbir sınıf arkadaşımın “Bu yaz ailecek kalkıp bilmem ne oteline gittik, su kayağı yaptık” filan diye yazdığını hatırlamam. Herkes üç aşağı beş yukarı aynı çizgide, akraba taallukat evlerinde geçirirdi o kocaman yazları.

Tatil modernizmin daha doğrusu kapitalizmin getirdiği, gerektirdiği bir kavram. Ondan önceki zamanlarda çalışmak, sadece yorulmak anlamına gelmiyordu muhtemelen. Marangoz bir tahta parçasını alıp oymalı bir sandığa dönüştürüyor ve eserini izlerken ruhsal bir tatmin duyuyordu. Günde sekiz saat manasız hep aynı nesneye hep aynı vidayı hep aynı biçimde takıp takıp da, “Ne üretiyordum yav ben” demiyordu; emeğiyle arasında böyle yorucu, paralayıcı bir mesafe olmuyordu. Çiftçi ekinini biçtikten sonra toprağa oturup gökyüzünü izliyordu belki bir yarım saat, yeni doğan bir buzağıyı seviyordu. Uğruna çalıştığı şeye bunca yakın olmak, ona dokunmak, bitmiş tamam halini işte benim eserim diye seyretmek. Çalışmak eski insanlar için sadece zorunlu ve yorucu bir çaba değil, bir övünç vesilesi oluyordu.

Ki ne için çalıştığını bilmeden, bütünü göremeden asla, biteviye çalışıp durmak, biteviye çalışıp duranlarla yan yana olmak. Gün boyunca derimizde çıkan sinir dikenleriyle birbirimizi tırmalayıp duruyoruz bütün bir yıl boyu. Yaz oldu mu da tanımadık, tanınmadık yerlerde olmak istiyoruz ki bir umut, biz dikenlerimizi yaz münasebetiyle çekmişken içeri, belki içeri çekmiş başkalarını görmek...

İşte tatil teknik bir tabirle, bütün yıl çalışabilmemiz için bedenimizin ve asıl ruhumuzun ihtiyaç duyduğu bir yenilenme süreci. Yılın çalışma zamanları ne kadar bastırıyorsa, ne kadar sivriliyorsa sırtımızdaki dikenler, o kadar çok uzaklaşmak o kadar başka insanlanmak istiyoruz. Ki ailelerimiz akrabalar arasına gitmekle yetinirken bizler, kişiliksiz haritalardan yer seçiyoruz.

Ama öyle kısa ki tatil zamanı ve öyle uzun çalışma ayları, öyle çok biriktirmişiz, öyle panik halindeyiz “Ya gelecek yaza kadar ne yapacağım” diye... Tatil de başlı başına plan proje gerektiren bir iş oluveriyor işte. Ne kadar çaba harcarsak o kadar tatil konsantresi depolayacakmışız gibi içimize; tel gibi geriliyoruz aslında tatilin önce fikriyle sonra da kendisiyle. Nihayet yaşamayı asude ve havai kılan, ne zaman biteceğinin belli olmayışı. Sonu belirli zamanlar hesaba sevk eder insanı, gerer... Günün başından sonuna pekmez gibi tembel akacağına, şimdi şunu yapalım sonra bunu dik dik merdivenlerinde bulursun kendini kan ter içinde...

Demem o ki tatil tatil diye gözünüzde büyütmeyin. Projeci olmayın; salın gitsin... Bol bol uyuyun, bol bol rüya görün, saatlerce etkisinden kurtulamayın rüyalarınızın... Manasız yürüyüşler yapın, manasız sohbetler, manasız türlü işler... En iyi tatil aa bitiverdi dediğiniz tatildir. Pişman olmayın.

y.eroglu@zaman.com.tr

Sayı: 33
Bölüm: Yazarlar

 

http://genclik.zaman.com.tr/?bl=14&hn=643

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Başka Biçimde Üniversite-Yelda EROĞLU

22/7/2007 · Kategori: Yelda Eroglu

Bu mevsim siz gençler için ıstıraplardan ıstırap beğen, seç seç al bir mevsim, farkındayım. Sınavdı stresti, bittiydi bir oh demeden buyurun tercih parkurlarına.

Bilincimizin neyse ki şöyle bir dilimleme mekanizması var; hele şu sınava gireyim ötesi kolay, hele şu tercihi yapayım sonrası mis, okula kaydımı yaptırdım mı bitti, okul bitsin bey de benim paşa da gibi gibi... E hayat denen pasta öyle lop yutulmuyor maalesef; gelelim ikinci dilime.

Benim üniversite sınavına girdiğim yıllarda tercih listesi sınav kağıdıyla birlikte teslim ediliyordu. Bir yandan sınavın, diğer yandan tercihlerin stresiyle çifter çifter kavruluyorduk son gece. Bittabi hepimiz çok çok çok önemli ve stil sahibi meslek dairelerine girip elde afili dosyalar zırt o toplantıya pırt bu sunuma (elde kahve) katılan, türlü şirketin aman bize gel yaman bize katıl diye teklif üstüne ısrar peşimizde koştuğu working girl’ler olacağımızı, ha daha bohemsek yedi ülke dört bucak kayıp medeniyetlerin maşrapalarını kazacağımızı filan umuyorduk. Tercihlerimiz de o yolluydu. Son gece kâbuslarımızda yanlış karalanmış bir habis daire, bizi et endüstrisi bölümlerine yolluyor ve ilelebet orada et doğrayacağımız kan teriyle zıp zıp zıplıyorduk yatakta. Ne hazindir ki bizim o yüksek puanlı bölümlerimizden mezun olanlar iş aş diye kıvranırken yanlışlık ya da umutsuzlukla et endüstrisi bölümüne girenler işe iş, teklife teklif demediler. Yan fikir: Bölüm puanının yüksekliğiyle iş olanaklarının genişliği aynı şey değildir.

Biz yandık siz yanmayın; tadına doyulmayan meslek yoktur. Bir uğraş iş kılığını aldığı andan itibaren sevimsizdir. Öğrenci yurtlarında herkes birbirinin okuduğu bölüme haset eder; hukukta okuyanlar Türk dili ve edebiyatında okuyanları, iklimlendirme ve soğutmada okuyanlar tıpçıları, tıpçılar ne bileyim sosyolojidekileri ulan ne şanslı insan diye süzerler. Herkes girdiği bölümden ağzının payını almıştır tez zamanda (fonda “Hangi kapıyı çalsam/ karşımda buruk acı” çalmaktadır). Ben mesela yüksek puandan düşük puana dizerken boncukları tercih kolyesine, efendim yukarıya hukuk aşağıya siyaset bilimi daha daha aşağıya bir iki psikoloji sosyoloji filan sıkıştırmıştım. Hukuka girdim, başarılı oldum da ne oldu sormak isterim; ömrüm psikolojide okuyanlara haset etmekle geçiyor, derken, psikoloji mezunu bir hanım “Ama ben hep hukukta okumak istemişimdir” demesin mi? Şok ve dehşet değerli okurlarım.

Yine öğrenci yurtlarında şöyle tuhaf çaprazlamalar olur mesleğe ilgi bakımından; hukukta okuyan ben Freud’un toplu eserlerini leblebi çekirdek gibi yutarken yan odadaki tıpçı İngiliz edebiyatının gizemlerine dalmış çıkamamaktadır ki alt kattaki İngiliz dili ve edebiyatı öğrencisi hanım kızımız o sırada neden moda tasarım okumadığına tekrar tekrar yanmaktadır.

İşin aslı esası, üniversite size artık mecburen olacağınız şeyi öğretmenin ötesinde, aslında olabileceklerinizin, meğerse olmak istediklerinizin farkına varmanızı sağlar. Nihayet bir bölüme kapılandınız diye, Alice’in sonsuz çay masası gibi aynı sevmediğiniz çayı içmek zorunda değilsiniz habire. Başka uzmanlık alanları, başka yapılacak işler başka yetenekler keşfetme ve geliştirme yeridir üniversite, öyle olmalıdır öyle kullanılmalıdır. Üniversite ve şanslıysanız üniversitenin çimenli kuytulu bahçesi size, sınav stresi bulutlarından arınmış bir ruhi gökyüzü altında düşünme fırsatı verir. Düşünmekten sıkıldığınızda türlü tuhaf kulübe katılma imkanı, mesela. Bir insan evladının sinoloji kulübü diye bir şeyi görebileceği ve merak sarabileceği bir yer varsa orası üniversitedir. İki dersi bütünlemeye bırakma pahasına absürd tiyatro festivalini izlemeye gidebileceği. Tolkien romanlarını okuma ve anlamlandırma bazlı bir garip atelyeler izleyebileceği...

Bir üniversite ne kadar tuhaflığa ne kadar ilk elden işe yaramazlığa gebeyse o kadar iyi bir üniversitedir. Sınavda size net olarak dönmesi için çalıştığınız tarih tarih değildir, edebiyat edebiyat. Bir tuhaflık, bir eğlence bir hiçbir işe yaramazlık olarak asıldığınızda onlara, başka bir şey görür ve tutulursunuz lise yıllarında kıl kaptığınız konuya. Uğraştınız didindiniz bu uğurda sinir stres ülser sahibi de oldunuz; ama umarım kazandınız bitti sınav meselesi. Şimdi yayın biraz, bakalım nerelere kadar uzayabiliyorsunuz.

y.eroglu@zaman.com.tr

Sayı: 34
Bölüm: Yazarlar

 

http://genclik.zaman.com.tr/?bl=14&hn=664

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Bir Yazı Gecesi Rüyası-Yelda EROĞLU

26/6/2007 · Kategori: Yelda Eroglu

Geçtiğimiz hafta ekin yazarlarından Esat Gürbüz, her yazarın yazı hayatında en az bir kez yazacağı bir “nasıl yazamıyorum” yazısı tellendirmiş ki benim neyim eksik.

Hele de geçen hafta yazı teslim tarihinin son gününün iki gün sonrası editörlerime telefon edip de n’apıciiim bilemiyorum yazamıyorum oğlu yazamıyorum yapmış; ağlaya sızlana fazladan birkaç saat koparmaya doyamamışken…

Gürbüz, “Saat gece yarısından sonra 02.00’ye yaklaşıyor. Kaç dakikadır bilgisayarımın ekranına bakıyor, sıkıntılı dakikalar geçiriyorum. Kendimi ödevini yapmayıp son ana bırakmış, hocasına ne diyeceğini düşünen tembel bir öğrenci gibi görmekteyim.” paragrafıyla koyulmuş yola. Ben ifşaatın mesafeli karasularında durucu değilim; adım adım anlatmak istiyorum nasıl da yazamadığımı. Bir yazı öncesi akşamı tasvirimdir:

Saat 19.00. Yazar henüz duruma ayamamış, kendini kuşlar gibi şen ve gamsız hissetmekte. Nasılsa sabaha daha çok var. Yazar sınanmamış bir kendine güvenle kurumlanmakta: Aman, sabaha kadar değil bir yazı, kısa roman yazarım ben.

Saat 20.00’ye ilerliyor. Yazarın bilinçaltındaki sorumluluk kuşu onu bir an önce bilgisayarın başına oturtmaya ikna edemese de herhangi başka bir şeye konsantre olmasını engelliyor. Heba olmuş koca bir saat. Yazar ‘acaba bir Woody Allen filmi izlesem de keyfim yerine mi gelse!’ hesapları yapıyor. Yok yok diyor sonra, şimdi iki saatimi ona bağlamayayım. Oturup solitaire oynamaya başlıyor. Üçlüler, dörtlüler büyük bir intizamla alt alta dizilirken, yazar umuyor ki kafasındaki fikirler de hizaya girsin. Nihayet yazarın zihninin bir köşesi “Cık, iyi etmedim o çantanın yeşilini almakla”ya kayarken diğer bir köşe “Alt komşu beni pısırık buldu, bindikçe biniyor tepeme” köşesine çekiştiriyor.

Saat 21.00. Yazar düşüncelerini bir düzene sokmak şöyle dursun düşünceler onu bir oraya bir buraya çarpa çarpa sersem etmiş, öylece oturuyor. Pişman oluyor film izlemediğine; ama vakit de geçti artık. Şu nalet solitaire’i son bir kez açıp sonra söz, yazının başına oturmaya karar veriyor.

Saat 22.00. Bir kez daha açıp kapatacağım solitaire’ı.

Saat 23.00. Böyle olmayacak. Yazar bir Woody Allen filmi çekiyor raftan.

Saat 01.00. Keşke böyle derin bir film izleyeceğime tırt bir aksiyon filmi izleseydim de kafam boşalsaydı diye hayıflanıyor yazar. Ne yazacağımı bile unuttum canım. Kafasını boşaltmak için yeni aldığı polisiyeden mi okusa biraz? Şöyle ucundan? Yok artık, en iyisi bir el solitaire oynayıp yazıya yoğunlaşmak.

Saat 02.00. Aç olduğum için yoğunlaşamıyorum. Hafif bir şeyler atıştırayım ki rehavet çökmesin.

Saat 03.00. Yazar Kırmızı Başlıklı Kız’la ninesini susuz yutmuş kurt şişkinliğiyle sandalyede oturuyor. Uyku da bastırıyor tatlı tatlı. Ama yok, uyumayacak. Yazıyı gönderip öyle uyuyacak. Üst üste iki fincan kahve içip ayılmaya çalışıyor.

Saat 04.00. Yazarın kafasında çanlar çalmaya başlıyor; “Konun belli mi ki bre aymaz!”. Kadife konu kesesini altüst ediyor dişe gelir bir konu bulmak için. Şunu yazsam; yeri değil. Bunu yazsam; mevsimi değil. Peki bu, ya öteki?... Yazar ağlamamak için zor tutuyor kendini.

Saat 05.00. Konu bulduk da nasıl yazılacak bu meret. Yazar ilk cümleyi silip silip yazıyor, silip silip yazıyor. Sildikleri yazının tümünden fazla tutuyor.

Saat 06.00. Yazar yeteneksizliğini bunca zaman saklayabilmiş olmasına şaşırıyor. Kendini Allen’ın filmindeki kör olmuş yönetmen gibi hissediyor. Tez zamanda bu beceremediği işi bırakıp ne bileyim metroda mızıka çalarak filan hayatını kazanmayı düşünüyor.

Saat 07.00. Yok yok, uykusuzum da ondan yazamıyorum (Yazar havlu atacaksa tam da raundda atmaktadır)

Saat 08.00. Ya bir daha asla yazamazsam!

Saat 08.30. Yazara bir son dakika kuvveti gelir. Sanatlı açılışlara vakit kalmamıştır nasılsa; bir piyon bir fil çıkıverir yola, yazıya. Yokuş aşağı bırakır kendini, ne silip silip yazmalar ne durup düşünmeler… Yazı kum gibi akmaktadır. Vadide uyanır yazar. Nasıl olmuştur da olmuştur bu yazı; kendi bile anlayamaz.

Ki yazıyı gönderir göndermez, kendini yatağa bırakır bırakmaz, hepsini unutur yazar. Hani sorarsa birileri; bir bilemedin bir buçuk saatte yazıp çıkmaktadır işte.

y.eroglu@zaman.com.tr

Sayı: 28
Bölüm: Yazarlar

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Ayakkabı meselesi-Yelda EROĞLU

26/6/2007 · Kategori: Yelda Eroglu

Benim izlemediğim bir filmin bir sahnesinde şöyle bir konuşma cereyan etmekteymiş, görmüş geçirmiş ihtiyarla yavru genç arasında: “Oğlum sakın ha sakın kadınlarla ayakkabıları arasına girme!”.

Benim mesela kendime en yakın hissettiğim görgüsüzlük türü, kocaman bir odayı ayakkabı odası yapıp türlü çeşit ayakkabının türlü çeşit rengini biteviye dizip durmak raflara. O gün hangi etek hangi tişört diye düşüneceğime öncelikle ve esaslıca hangi ayakkabıyı giyeceğimi düşünmek, sonra da ona uyduruvermek işte giysiyi (ne önemi var!). Yıllarca kendime has bir süflilik sandım ben bu ayakkabı merakını. Sonra sonra “Canım ben de o görgüsüzlük kuyularında merdivensiz kaldım. Ben de! Ben de!” diye dinledikçe. Evet. Ayakkabı kadınlar için cidden istem dışı bir tutku.

İngilizcede bir deyim var: İn her shoes. O kadının ayakkabılarında olmak, o kadının hayatında olmak, onun kişiliğine bürünmek gibi manalara geliyor. Ki bakınız Külkedisi masalı. Külkedisi baloda ayakkabısının tekini düşürür ve prens onu bu ayakkabı sayesinde bulur. Bu arada Külkedisi’nin kötü yürekli ve hırslı ablaları ayaklarını o ayakkabıya sokmak yani Külkedisi olmak için biri topuğunu diğeri başparmağını keser (in her shoes). Külkedisi’nin ayağını o ayakkabıya sokması, şu isli pasaklı mutfaktan kurtulup şatoların hanımı olması demektir. Ayakkabı değişimi toplumsal statünün değişimini simgeler birebir.

Asıl Karen’in Kırmızı Ayakkabıları. Andersen’in bu haşin masalı niyeyse çocukların elinde gezmiyor artık, benim çocukluğumun tersine. Karen hırslı, güzel ve dansa yetenekli bir köylü kızıdır. İster ki tarlada tapanda çalışacağına dans etsin, hiç durmasın o. Tüm köy başına çöreklenir dans senin nene gerek, hadi tarlaya Karen diye. Karen’in ilk komünyon ayini öncesinde, geleneksel olarak beyaz elbiseler alınır Karen’e. Bir çift de beyaz ayakkabı lazımdır ama Karen tutturur kontesin kızına yapılan kırmızı ayakkabıları isterim diye. Bunca haddini bilmezlik herkesi ürpertir. Karen 1- Saflığın rengi beyaza burun büküp tehlikenin rengi kırmızıya meyletmektedir, 2- Kontesin kızının ayakkabılarına girmeye (in her shoes) cüret etmektedir. Evet ayakkabıları giyer Karen; ama o habis ayakkabılar durmadan dans ede ede sürüklerler Karen’i. Tâ ki duvarlara çarpa çarpa ölene kadar Karen.

Güney Kore’li yönetmen Yong Gyun Kim “Kanlı Ayakkabı” adlı filmiyle Karen’in Kırmızı Ayakkabıları’na daha sert ve modern bir bakış atar. Bir çift kırmızı ayakkabı anayla kızı, dostla dostu, teyzeyle yeğeni, envai çeşit kadını birbirine düşürür ve kimin ayağına düştüyse ayaklarını kesip onu öldürür. Bu habis ayakkabı çifti kâh paylaşılamayan baba sevgisidir kâh nafile beklenen erkek himayesi. Tüm kadınlar o ayakkabının içinde; yani erkek tarafından korunan, kollanan kadının yerinde olmak isterler. Yönetmen bu sembol sembol üstüne filmin sonlarında otoriter devlet-yurttaş ilişkisine de el atar; ayakkabı çerçevesinde.

Genç okurlarım Yeşilçam’ın o en pespaye, parayla gözü boyanıp kötü yola düşürülen genç kız filmlerini hatırlamayacaklardır; en güzeli. O filmlerde de fakir kurban kız, bir çift afili ayakkabıyla yoldan çıkar. Ki en bir yeni bir dizimizde de görmedim değil bir çift ayakkabıyla yoldan çıkan fakir genç kız izleğini.

Nihayet ayakkabı bir imrenme, erkine konma meselesi. Bir arkadaşım rüyasında kendisini çok üzmüş birini ayakları yok görmüş. Psikolojik rüya tabirlerine meraklı bir başkası, o kişinin ayaksız olmasını erkinin elinden alınması olarak yorumladı. Artık ayakları yok, artık istediği yere gidemez, artık yardım almadan yer değiştiremez, artık benim arkadaşımı üzemez gibi… Aşil’in topuğunu da anımsayalım rica ederim; bu yarı ölümsüz mitoloji kişisi sadece ve sadece topuğundan öldürülebilirdi.

Yani mühim yani derin bir mesele ayakkabı meselesi. Hiç kurcalamadan da tutkunu olmak mümkün tabii. Saçma sapan bir dore ayakkabıya kaptırmak kendini, kahvede otururken arada bir mutlulukla bakmak kendi ayakkabılarına, mevsimi geçtiğinde cilalayıp kaldırmak, bir de yeşilini almaya kalkmak filan. Yine de en temizi aldırmamak onlara. O potansiyel ayakkabı odalarını dikiş odası yapmak, en güzeli. y.eroglu@zaman.com.tr

Sayı: 30
Bölüm: Yazarlar

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Savaşçı Küçük Hanımlar-Yelda EROĞLU

22/6/2007 · Kategori: Yelda Eroglu

Reklamlara bakarsak kimi insanlar kimi insanları sandalyeye bağlayıp, ağızlarına lolipop atmak suretiyle -sandalyeye bağlı olan da dahil- bir güzel eğleniyorlar.

Benim sıkıcı, yeniliklere açık olmayan işte şu çevrem çevremi çepeçevre çevirmiş, Nuh diyor peygamber demiyor da birinden biri sandalyeye bağlanmayı kabul etmiyor (ben de lolipop basket potası olmak istemiyorum haliyle). Çarnaçar kendimi sandalyeye bağlayıp film izleyerek tüketiyorum işte koca bir haftayı. Bir doz aşımı da söz konusu tabii; iki tanesini devirmeden/ çözmüyorum kendimi sandalyeden (kafiyeden seni seçtim).

Âdet üzere herkesler uyanıp çarşıya pazara gidip eve dönüp aldıklarını pişirip yemişken ben yeni yeni uyanıyor, bilgisayar oyunlarından uyarlama filmleri ancak şimdi izliyorum. Bilgisayarda oynadığım en sofistike oyunun spider solitaire olduğu düşünülürse (onun da dört değil iki renklisi) bu pek de tuhaf değil. Yine de bunca savaşçı kadının atlayıp zıplayarak onu bunu yendiği filmleri bunca geç keşfetmiş olmak… Atlayıp zıplayarak kendimi dövmek istiyorum (fonda “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” çalmaktadır).

Nihayetinde Tarantino’nun Kill Bill’ini sevinç ve az biraz da zafer nidalarıyla izlemiş biriyim. Yaşı 20’nin altında olan kızlarımız “Niye?” diye sorabilirler (sorun söyleyelim). Benim çocukluk ve ilk gençliğimdeki şiirsel, edebi, sinematografik yani bütün heveslenilesi kadın tipleri; incecik elli, incecik belli, boynunu tutsan kırılacak, hafif hastalıklı, püf desen uçacak bir tuhaf bir hastalıklı bir tipti. Rüzgar Gibi Geçti’de dadısı Scarlett’a “Bu kadar iştahlı, sağlıklı ve korkusuz olmanız bir küçük hanıma yakışmıyor Miss O’Hara” der ki bize de ima edilen buydu. Hep beraber niyeyse daha zayıf bedenler, daha kırılgan ve sinik huylar edinmek için uğraşmışız yıllar yıllar boyunca. İçten içe öfkelenmiş de olmalıyız ki Kill Bill’in eli maşalı pardon kılıçlı, yumrukla tahta kıran, samuray eğitimli Gelin’i “dağılın lan” yapıp önüne geleni doğrayınca böyle sevinmişiz.

Zayıf beden zayıf karakter baskısı 7’den 70’e hiçbir kadının tepesinden inmedi, inmiyor giderek de ağırlaşıyor elbette. Yine de Resident Evil ve Ultraviolet’deki Milla Jovovich, Underworld’de Kate Beckinsale, Tomb Raider’da Angelina Jolie o sağlıklı, gözüpek, güçlü halleriyle bir nefes borusu açıyorlar. Tuttuklarını koparıyorlar, vurduklarını deviriyorlar ve asla ama asla bir köşeye sinip yardım beklemiyorlar. Bu bilgisayar oyunundan fırlamış filmlerin yanına müsaadenizle iki de gençlik dizisi eklemek istiyorum; Buffy The Vampire Slayer ve Veronica Mars. İkisi de kahramanları ergenlik çağında olan genç kadınlar. Buffy seçilmiş bir vampir avcısı; bir yandan bu kan emicileri haklıyor, bir yandan da ergenlikle mücadele ediyor. Veronica ise bir dedektif; bir yandan okuldaki polisiye olayları çözüyor bir yandan da kendi hayatının düğümlerini. Bu dizilerin kahramanı genç hanımlar da filmlerdeki ablaları gibi güçlü olmaktan en ufak bir sıkıntı duymuyorlar; pek de iyi ediyorlar.

Ki ergenlik insanın izlediğine benzeme arzusunun en güçlü olduğu yıllarsa, hani söyle bana idolünü söyleyeyim sana kim olduğunu dönemiyse... Sıfır beden gibi hastalıklının hastalıklısı bir görüntünün hastalıklı bir biçimde popülerlik kazandığı ve genç kadınların daha da daha da zayıf olmak için kendini paraladığı bir dönemde sağlıklı kafası sağlıklı vücudunda bulunan bu kadın kahramanlar yabana atılmaması gereken bir anti-virüs potansiyeli içeriyorlar.

Tabii yine de ikişer ikişer izlememek, kanırtmamak lazım ki gelecek hafta ne edeceğim, günlerimi nasıl geçireceğim kuyularına düşmeyelim (anafikir: Ben yaptım siz yapmayın). Alternatif eğlence; her şeyden habersiz safça bir arkadaş bulunur, çayına uyku ilacı atılır ve uyuduğunda sandalyeye bağlanır, uyanması beklenir ve kendisine atılan lolipopların onda birini ağzıyla yakalarsa serbest bırakılacağı vaat edilir (bu arada kıs kıs gülünür); eğlence başlamıştır, afiyet olsun (anafikir: Ben yapmadım, siz de yapmayın).

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Sınav ve Tavsiyeler-Yelda EROĞLU

9/6/2007 · Kategori: Yelda Eroglu

Yelda Eroğlu Zaman Gazetesi'nin Gençlik ekinde yazan bir ablamız. Kendisinin müsaadesiyle yazılarını blogumda yayınlamaya başlıyorum. Bu da en beğendiğim yazılarından biri:
SINAV VE TAVSİYELER

Genç kızlık dergilerinde bu ay kapak mevzusu; mezuniyet balosuna nasıl hazırlanın, nerelere para saçın, kendinizi hangi cenderelere sokup sokup çıkarın filan.

Ben de kolları sıvayıp bir mezuniyet balosu yazısı fırlatmaktaydım ki evrene, pardon da senin neyine oldum. Lise hayatının bitişini bir pastanede beyaz kremalı ekler yiyerek anca kutlayabilmiş olan ben?

Ve fekat beyaz kremalı ekler ve olamayan mezuniyet baloları küçümen de olsa bir köşe doldurmuyor. Evet, onu da hesapladım, olmuyor. Ben de lafı ustalıkla çevirip anı ve deneyimlerimin yoğunlaştığı bir mindere çekmeyi kararlaştırdım, yazıyı. Haziranın 17’sine kadar hangi konu beni aşsa, battaniyeyle boğmaya çalışsa aynı taktiğe sığınacağımı da şimdiden söylemek isterim. Neymiş; evet, sınav meseleleri.

Geçen haftaki sayının kapağında Rahime Sezgin bir “Yerim seni ÖSS” yazısı kaleme almış. Şimdiki ÖSS, daha önceki ÖSS ve ÖYS yazıları hep aynı nafile nasihatle başlar; sakin olun. Sezgin’in de tevazuyla belirttiği gibi bu nasihat ancak sınav kâbusunu atlatmış insanlar için bir mana ifade eder. Ben sınava hazırlanırken uzunca bir zaman hakikaten sakin durmuştum. ÖSS’ye iki ay kala yapılan son dershane deneme sınavında bu sükunetimin meyvalarını topladım; barajın altı. Fitili almak, yumurta kapı gibi nice terimlerin anlamını o anda zınk diye kavradığımı da söyleyeyim de siz anlayın artık. Konular deste deste, vakit kısıtlı olduğundan, benim durumumdaki bir arkadaşla birlikte verdik kendimizi hangi konuyu hangi sistemle çalışırsanız daha bir çabuk yutarsınız temalı fantastik metinlere. Misal tarih çalışıyorsunuz; padişahlar, savaşlar, antlaşmalar sizin zavallı hafızanızda oradan oraya kaçışıp duruyorlar. Çözüm: Her tarihi kişiliği bir akrabanız olarak kodlayın!?. Yıldırım Beyazıd’ı amcanız farz edin ve sobada kestane patlatırken onun Çubuk Savaşı anıları anlattığını hayalleyin filan. Bu yöntem bizde tutmadı. Arkadaşım da ben de fazla realist insanlar olduğumuzdan böyle ultra fantastik hayallemelere mümkünü yok gelemiyorduk işte. Coğrafya da aynı usule dayanıyordu; kendimizi dev bir dünya haritasında dolaşır ve ne bileyim alışveriş yaparken felan hayallememiz, hayallerken hayallerken bir de bakmışız aaa öğrenmişiz olmamız telkin ve temenni ediliyordu. Birkaç gün sonra arkadaşım korkudan uyuyamaz oldu; kızcağız rüyalarında kendini dev bir dünyanın üzerinde dolaşıp bilmem hangi meridyenle bilmem ne boylam arasındaki bir adresi bulmaya çalışırken görüyor ve ona yanlış yol tarif eden kırk bir milletten insan yüzünden iyice kayboluyordu. Sonra test meselesi vardı. Bir aklı evvel tavsiyeci (ki biz panikten bu aklı evvelliği dahi teşhis etmekten uzak, yavru kuş gibi ağzımızı açmış tavsiye bekliyoruz) testte çözdüğümüz her doğru cevap için ağzımıza bir ödül şekerlemesi atmamızı istiyordu. Tavsiyecimiz sınav koşucusunun günde 10 soru çözüp iki ya da üçünü doğru cevaplayacağı yanlış varsayımıyla bu akılları öteye beriye saçarken... Günlük soru ortalaması 50-60’tan aşağı olmayan sınıfımızdan bir kızda gözlemlediğimiz sonuç; azan sivilceler ve mantıksız bir kilo artışından gayrisi olmadı.

Ders kitabı okumaktan had safhada bunalan biri olarak benim kişisel çözümüm ha bire test çözmekti. Hemen her konuda olduğu gibi bunda da tefritten ifrata yuvarlaya yuvarlaya kendimi, günde bir test kitabı bitirmeye başladım. Bir Çubuk Savaşı hakkında kaç türlü soru sorabilirsiniz, kaç kılıkta üstüme üstüme gelebilirsiniz ulen! kayasına bağlanmış tezim uyarınca konuları soru biçiminde çöze çöze öğrenecektim. Sınavda bir yer tutturmuş olduğuma göre pek de saçma bir tez değil diye düşünüyorum ama yine de tavsiye etmekten sakınıyorum. Bu yöntemin meyvalarını sınav geçip gittikten haftalar sonra bile toplamaya devam ettim, yiyemediğim meyvaları reçel yaptım. Millet sınav hiç olmamışçasına normale dönmüşken ben bağımlılığa teşne bir bünye olarak test çözmeden duramıyordum. Ne televizyon ne roman ne de müzik beni trigonometri test kitabı kadar eğlendirmiyor, onun kadar cezbetmiyordu. Ki bu bağımlılığı hangi başka bağımlılıkla takas edip kurtulduğum bir sis ve unutuş perdesi ardında gizli.

Diyeceğim o ki, sınava kadar ben, ben değildim. Sırası geldikçe devam ederiz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!