‘Vay Canına!’ Dedirtebilmenin Formülü mü? Vay Canına

2/8/2007 · Kategori: Nurettin Ozdogan

“Henüz 19 ve 21 yaşlarında olmalarına rağmen doktora sahibi olan iki Rus asıllı kız kardeş, eylül ayında “asistan profesör” unvanıyla ABD’nin Rochester Üniversitesi’nde finans dersleri vermeye başlayacak.

Ders vereceği öğrencilerin yarısı kendilerinden daha yaşlı olacak.” Geçen hafta bu haberi okuyunca ben de sizler gibi içimden “Vay canına!” demiştim. Dahası, liseyi 11-12 yaşında, üniversite lisansını ise 13-14 yaşında bitiren Angela ve kardeşi Diana Kniazeva kendilerini deha olarak görmüyorlarmış! “Deha mısınız?” diye soranlara; “Deha demek doğru olmaz, şanslıydık ki bize önemli fırsatlar tanındı.” şeklinde bir cevap veriyorlarmış. Alkışlıyoruz…

“Haydi, millet hazırlanın, hepimiz 19 yaşında profesör oluyoruz” kontenjanından bir yazı yazmak isterdim. Fakat… Korkmayın, konumuz bu değil. Gördüğünüz gibi insanlara “Vay canına!” dedirtebilmenin bir yolu da genç yaşta önemli şeylere imza atmak. Biliyorum, içimizden bazı arkadaşlar şöyle diyecektir: “İyi, güzel, hoş diyorsun da birinci önceliği (!) bilim ve teknoloji olmayan bir üniversitede nasıl önemli şeylere imza atalım? Peki, büyüklerimizin bize; ‘Sen tecrübesizsin, küçüksün, yaşın kaç daha, dünkü çocuksun’ gibi söylemleriyle bizleri frenlemelerine ne demeli! Bu şartlarda sorarım sana; nasıl genç yaşta önemli şeylere imza atalım?” Haklısınız! Tabii ki önümüzde bazı engeller var. Ancak… Bu engelleri biraz da olsa aşmak bizlerin elinde, arkadaşlar. Nasıl mı? Daha çok çalışarak, çabalayarak, araştırarak, katılımcı olarak, yavaş yavaş bir şeyler elde ederek, ‘akıl yaşta değil baştadır’ dedirterek… Saygı çerçevesinde büyüklerimizi inandırmanın yollarını bulmalıyız. İşte o zaman “Vay canına!” dedirtebilmenin önünü açabiliriz, açmalıyız da...

Not: Erinmedim, üşenmedim meraklı kimliğimle bu profesör kız kardeşlere bir tebrik e-postası gönderdim. “Ben de sizler gibi deha değilim.” başlığı altında kendilerine tanınan bu fırsatların ne olduğunu sordum. (Hatta biraz daha abartarak telesekreterlerine mesaj bıraktım, ancak sanırım tatile çıkmışlar.) Cevap geldiğinde sizlerle de paylaşacağım. n.ozdogan@zaman.com.tr


AH ŞU SINAV REÇETELERİ…

Ah şu sınav reçeteleri... Sınava haftalar kala özellikle gazetelerde, televizyonlarda çok rastlarız; uzmanlardan sınav reçeteleri, tüyoları ya da artık başka yeni ne ad konulduysa. Sınava hazırlandığım yıllarda hangi birini uygulayacağım diye şaşıp kalırdım. “Sınava 1 ay kala yağlı yiyeceklerden uzak durun!” tavsiyesine harfiyen uymuştum. Sınav sabahına kadar annemin kahvaltıda hazırladığı, bayıldığım o patates kızartmalarına dokunamamanın acısı hâlâ hafızamda. Psikolog, rehber öğretmen, beslenme uzmanı, ÖSS Türkiye şampiyonu... Bunlardan hiçbiri değilim. Ancak... Gariptir, kendimi sizlere borçlu hissettim. Ve kendime dedim ki; sen de eski günlerin hatırına şöyle alışılmamış bir sınav reçetesi döktürüver. Ve bir de baktım ki şöyle asortik bir şey ortaya çıkmış…

Bu sene sınavı TÜBİTAK, NASA, yok yok Tokyo Yüksek Teknoloji Enstitüsü hazırlayacakmış. Yandık, bittik, duman olduk... Her sene bu efsane dolaşır, durur. Ama şunu bilmelisiniz; sorular herkese aynı, ne kadar zor olursa olsun tek sana zor değil ki, herkese zor.

“Denemelerde kaç yapıyorsun?” gibi stresli bir soruya; “Şehir içi 50, otobanda 120 yapıyorum.” diye cevap vererek stres atabilirsiniz. Ve bu muhabbetten hemen sonra bir deneme sınavı çözmeye konsantre olabilirsiniz.

Her çözdüğünüz deneme sonrası, yapamadığınız soruları analiz ederek eksikliklerinizi kapatabilirsiniz. Ardından hep beraber “Oldu da bitti maşallah!” şarkısını söyleyebilirsiniz.

“Sınava kadar düzenli bir hayat şart!” sloganı favorimdir. Yani… Bir gün sırada, bir gün battaniyenin altında ders çalışmak olmamalı. Bir gün gece 23.00’te yatmak, ertesi gün sırf TV’de Çiçek Abbas filmi var diye gece 01.00’de yatmak mantık dışıdır.


HAFTANIN SORUSU

Soru: Bu yıl okulu kazasız belasız atlattım sayılır. Maalesef yaz stajı bulamadım kendime. Koca yaz tatilinde boş boş gezmek de istemiyorum. Sizce yazı nasıl iyi değerlendirebilirim?

Cevap: İnan bunun alternatifi o kadar fazla ki... Yeter ki dediğin gibi yazı bomboş geçirmemekle kararlı olalım. Yazın yabancı dil öğrenmek son derece akıllılıktır. Çünkü... Başka bir zaman istesek de yabancı dil öğrenmek için fırsat olmayabilir. İkinci bir alternatif olarak, kendi okuduğunuz bölümle alakası olması şart değil, herhangi bir yerde part-time (yarı zamanlı ya da dönemsel) çalışarak bu yaz tatilini iyi bir şekilde değerlendirebilirsiniz. Emin olun, size çok şey katacaktır.

Sayı: 26
Bölüm: Yazarlar

http://genclik.zaman.com.tr/?bl=14&hn=520

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

‘Çok Para Kazandıran Meslekler’ Kavramı da Nereden Ç

2/8/2007 · Kategori: Nurettin Ozdogan

AİLE BASKISI: “Benim oğlum doktor olacak!” diyen annelere çok rastlanır. (Tabii bunu babalar da diyebilir.)

Ancak... Oğlunun bu mesleğe yatkın olup olmadığı ya da o mesleği yaparken mutlu olup olmayacağı hakkında en ufak bir öngörüsü yoktur. Çevresinden gözlemlediği kadarıyla doktorlar (başka bir meslek de olabilir) iyi para kazanıyor. Ve evladının iyi şartlarda bir yaşam sürmesi için böyle bir mesleği ona yakıştırıyor. Ailelerimize de hak vermek gerekir. Fakat tercih aşamasında içimizden gelen ses ailemizin istediği meslekle buluşmuyorsa bunu onlara tatlı bir dille izah etmeliyiz. Unutmayın arkadaşlar; tercih ettiğiniz mesleği yaşamınız boyunca icra edecek olan aileniz olmayacak, siz olacaksınız!

POPÜLARİTE: Tamam... Gelecek 10 yıl içerisinde parlayacak (hatta patlayacak) meslekleri göz önüne alarak tercih yapılmasına diyecek bir sözüm yok. Fakat... “Şu meslek harikaymış, iki yılda adamı köşe yapıyormuş, puanı yüksek, demek ki bu bölüm iyi olsa gerek!” tarzında sadece kulaktan dolma bilgilerle tercih formlarında loto oynayanlara itiraz etmek zorundayım. Bu şekilde tercih edenlerin büyük bir çoğunluğu bölümlerini nefret ederek okuyorlar. Kimisiyse ‘Buraya kadarmış’ diyerek tekrar ÖSS’ye hazırlanıyor. Maalesef!

MESLEK SIRRI: İnanmıyorum... Az kazandıran meslekler/çok kazandıran meslekler şeklinde bir sınıflandırmaya... İlk önce “Bu mesleği yapmayı gerçekten istiyor muyum?” gibi bir soruyla kendi iç muhasebemizi tutmalıyız. Kendi bilançomuzda açık vermemek için sıkı bir araştırmada bulunmalıyız. Sormalıyız... Değişik mesleklerden kişilere, üniversitedeki hocalara, rehber öğretmenlere, ailemize utanmadan sıkılmadan. Ve onlardan aldığımız yanıtları kafamızda sentezleyip içimizdeki sesi dinlemeliyiz. İnanıyorum ki hangi meslek olursa olsun, eğer üniversitede kendimizi geliştirirsek, “Ben bu alanda 1 numara olacağım” hedefini koyabilirsek hem maddi hem manevi tatmine ulaşabiliriz. İkna olmadıysanız mesleğinde “1 numara” olan insanların biyografilerini okuyun. Çünkü o biyografilerde onların meslek sırlarına vâkıf olacaksınız...


Onlar oradaydılar: 5N1K1T Tasarım Günleri’nde...

Zaman Gazetesi’nin düzenlediği “5N1K1T” Tasarım Günleri geçtiğimiz hafta içinde yapıldı. Bir kısmı üniversiteli bir kısmı ise yeni mezun (iletişim ve güzel sanatlar fakültesi) 45 ‘genç’ katıldı. Tasarım alanında kariyer yapmak isteyen öğrenciler mesleğin inceliklerini öğrendi bu alanın uzmanlarından. Katılan genç arkadaşların gözlerinin içi ışıldıyordu. O kadar yoğun bir program olmasına rağmen katılımcılarda en küçük bir yorgunluk belirtisi yoktu. Mutluydular. Yeni birileriyle tanışmanın, mesleklerinde yepyeni bir şeyler öğrenmenin, vizyon kazanmanın mutluluğu yorgunluklarını hissettirmiyordu onlara. Arkadaşlarla sohbet ederken; bu eğitimde bulunmanın kendilerine ne kattığını sorduğumda arkadaşlardan hiç tereddütsüz şu yanıtları almıştım:

“Kendimi daha rahat ifade etmeyi ve farklı düşünmeyi öğrendim.”

“Liseyi Trabzon’da bitirdim, üç yıldır İstanbul’da okuyorum şimdi ise nasıl dünyaya açılabilirim, burada bunu düşünmeye başladım.”

“Salih Memecan, Coşkun Aral ve Paolo Pellegrin gibi kendi alanlarında ‘1 numara’ olan birçok ismin ne yaşadıklarını bizlerle paylaşması beni cesaretlendirdi.”

“Okulda öğrenemediğimiz bilgi ve deneyimleri burada kazandık. Hocalarımızdan bile bu kadar ilgiyi görmemiştik.”

Buradan şu sonuç çıkıyor: Hangi meslekten olursak olalım sadece okulun verdiği eğitimle yetinmemeliyiz. Çünkü deneyimleri öğrenmenin en kolay yolu orada olmak! Dünyaca ünlü yönetmen ve oyuncu Woody Allen’a başarısının sırrını sorduklarında “Orada ol!” cevabını vermiş. Tabii bu sadece biz gençlerle olacak bir şey değil. 5N1K1T Tasarım Günleri gibi organizasyonların sayısının artması, çeşitli kurumların bir meslekî okul olma yolunu benimsemesi biz gençlerin yolunu açacaktır. Açmalıdır da! n.ozdogan@zaman.com.tr


HAFTANIN FIRSATI

Anadolu’nun Genç Liderleri Derneği’nin, National Endowment for Democracy (NED) ile ikincisini düzenlediği “Demokrasi ve Katılımcılık Yaz Okulu” 25 Temmuz-19 Ağustos tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek. Türkiye’nin farklı şehirlerinden başvuracak adaylar arasından seçilen 40 katılımcı bu süre içerisinde uzman siyasetçiler, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının liderleri ve iş dünyasının önemli temsilcilerinden ücretsiz eğitim alacaklar. Organizatör arkadaşların söylemesine göre; katılımcıların konaklama ve ulaşım ücretleri proje ortakları AGL ve NED tarafından karşılanacakmış. Ayrıntılı bilgi ve başvuru için www.aglyazokulu.org adresini tıklamanız yeterli. Duyduk duymadık demeyin!

Sayı: 33
Bölüm: Yazarlar

 

http://genclik.zaman.com.tr/?bl=14&hn=636

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

‘Bu Adamı İşe Almalıyım’ Dedirtmenin Yolu, Yordamı N

2/8/2007 · Kategori: Nurettin Ozdogan

Bu aralar üniversiteden yeni mezun arkadaşlarımla sınırsız geyik yaparken laf dönüp dolaşıyor ‘iş arama’ mevzuuna geliyor.

“Bir ‘dayımız’ yok ki diplomayı alır almaz elimizden tutup bir işe yerleştirsin! Neden sadece torpil olayına takmış vaziyetteyiz ki? Yok mu başka bir alternatifi yahu?” ‘Bu adamı işe almalıyım’ dedirtmenin yolu vardır elbette. Ama nasıl? İlk önce içimizdeki yeteneği ortaya çıkarmalıyız arkadaşlar. Neye yatkın olduğumuzu saptayarak bunu hayata geçirmenin yolunu bulmalıyız. Ve bu yeteneklerimizi sürekli geliştirmek, zımparalamak ve parlatmak zorundayız. Tabii ki tozpembe görmüyorum bu süreci. Çünkü ilköğretimi bitirdikten sonra OKS, ardından ÖSS derken “hayatımız sınav” modunda günlerimiz geçti. Bu yıllarda yeteneklerimizi fark etmemiz biraz mucize olsa gerek. Fakat... Üniversite yıllarında bu yeteneklerimizi keşfetmek zorundayız, eğer başarılı olmak istiyorsak. ‘Üniversite, antenlerin açıldığı bir yerdir’ sözünü, öğrencilik yıllarında parlayan birçok siyasetçi, sanatçı ve işadamından işitiyoruz. Yeteneğimizi keşfettikten ve onu tabir-i caizse cilaladıktan sonra tek yapılması gereken bunu sunmak! Peki, bu sunma olayını nasıl gerçekleştireceğiz? Yani yeteneklerimize güveniyorsak nasıl bir iş başvuru sürecine girebiliriz?

Önümüze gelen her kuruma çöp kutusuna gidecek etkisiz bir iş başvurusu yapma yerine;

Öncelikle, işe başvurmak için birkaç kurum hedefleyebiliriz.

Hedeflediğimiz kurumlar hakkında detaylı bir araştırma yapabiliriz.

Görüşmeye çağrılmak için araştırmada edindiğimiz bilgiler ışığında etkileyici bir mektup yazabiliriz. (Kime mi? Sizin takdirinize kalmış. CEO’ya bile yazabilirsiniz. Ciddiyim!)

Her kuruma aynı özgeçmiş yollamak yerine hedeflediğimiz her kurum için ayrı bir özgeçmiş hazırlamak daha enteresan olabilir.

“Ben sizin kurumunuzda şunları gerçekleştirebilirim.” diyebilmek için görüşmeye hazırlıklı gidebiliriz.

Görüşmeden sonra bizleri mülakat yapan kişilere birer teşekkür e-postası atabiliriz. (Yağcılık olur, yanlış anlaşılır be abi diyenleri duyar gibiyim!)

n.ozdogan@zaman.com.tr


Tercih yapanlara önemli bir uyarı!

“Tercih yaparken önümde kaç sayısalcı varmış, kaç eşit ağırlıkçı varmış, kaç sözelci varmış gibi bir dönüştürmeye hiç gerek yok. Bu dönüştürmeyi zaten ÖSYM, kılavuzu hazırlarken yaptı ve bölüm taban sıralarını dönüştürerek kılavuza koydu. (Bkz. Tablo 4) Adayın yapması gereken, ÖSS sınav sonuç belgesindeki başarı sıralarını hiçbir dönüştürme yapmadan doğrudan kılavuzdaki bölüm taban başarı sıraları ile karşılaştırmak.”

Bu sözleri televizyonda ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan’ın ağzından duydum. Sonra... Bu küçük; ama önemli ayrıntıyı birkaç adaya sordum: “Böyle bir şeyden haberiniz var mı?” Aldığım cevaplar tercihleri hataya sürükleyecek cinstendi. Şöyle açıklayalım: TM mezunu Yasin, EA-2 puan türündeki başarı sırasını 50.000. olarak öğreniyor. Uluslararası ilişkiler bölümünü tercih etmek istiyor. Tercih zamanı geldiğinde bizim Yasin; “Benim önümde herhalde 20.000 sayısalcı vardır. Ve bu sayısalcılar uluslararası ilişkiler bölümünü tercih edemeyecekler.” diyerek bu aradaki farkı göz önüne alıp yükseklerden uçuyor. Ama yanlış yapıyor tabii... Zira bu hesaplamayı ÖSYM zaten yapmış ve Tablo 4’e koymuş. Tek yapması gereken kendi başarı sırasıyla tercih etmek istediği bölüm ve üniversitelerin taban başarı sıralarını karşılaştırarak o şekilde tercihlerini yapması. Siz de Yasin’in yaptığı hataya düşmemek için ÖSYM Başkanı’nın bu uyarısına kulak verin derim.


Haftanın sorusu

Soru: Okul öncesi öğretmenliği 2. sınıf öğrencisiyim. Fakat tam olarak ısınamadım bölümüme. Ayrıca mesleğimin geleceği hakkında pek de bir bilgim yok. Sizce bu sorunu nasıl çözebilirim?

Cevap: Uzmanlar okul öncesi eğitimin ne kadar önemli olduğunu vurguluyorlar. Hatta AÇEV, 0-6 yaş çocukların okul öncesi eğitim hizmetinden yararlanabilmesini sağlamak amacıyla “7 Çok Geç” adlı yurt çapında büyük bir kampanya sürdürmekte. Bölümüne ısınıp ısınmama konusuna gelirsek... Üniversite ortamı gibi çevresel faktörler biz öğrencileri bölümlerinden soğutabiliyor. Ancak... Asıl kendimize sormamız gereken en önemli soru şu: “Mezun olduktan sonra okul öncesi öğretmenliğini yapmak istiyor muyum?” Bu soruya net bir cevap verebiliyorsak bizi soğutan çevresel faktörleri de rahatlıkla aşabileceğimize inanıyorum.

Sayı: 34
Bölüm: Yazarlar

http://genclik.zaman.com.tr/?bl=14&hn=652

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Biz Gençler Sınavlardan Geçerek mi Seçmen Olduk?-Nurettin ÖZDOĞA

2/8/2007 · Kategori: Nurettin Ozdogan

Çay bardağının üzerine küp şekerlerini köprü yaptığımız yıllardı… O yıllarda fizik laboratuvarında belgesel izliyoruz diye ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ türünde saçma sapan filmler izlediğimizi daha dün gibi hatırlıyor çoğumuz.

Konu özetli soru bankalarının içinde ‘kaybolmuş çocuk’ rolündeydik. Tabii o zamanlar seçimmiş seçmenmiş pek de bizi ilgilendirmiyordu açıkçası. Seçimle ilgili hayal meyal hatırladığımız tek şey anne-babamızın parmağındaki uzun süre geçmeyen boyaydı. Pardon az kalsın unutuyordum: Bir de ailemizin ekranda izlediği siyasetçiler. Pek bizi cezbetmezdi; ama oturma odasında ders çalışırken gözümüz televizyona kayardı ya oradan hatırlıyoruz.

Tek hayalimiz: ‘Sınavı kazanmak!’ idi. Gün geldi, bize ‘hayatımızın büyük ödülü’ gibi gelen üniversiteyi kazandık. Ama asıl hayat yeni başlıyordu. Kendi ayaklarımızın üzerinde durmayı öğrenmeliydik. Kimimiz ailemizden kopup başka şehirlere kanatlandık okumak için. Bütün bunlar olurken… Bitip tükenmeyen sınavlardan, popüler kültürden dolayı ülke meselelerine uzak kaldık. Yani apolitikleşmiştik. Bir yandan internet de bizimle beraber gelişiyordu. Bizim kuşağa ‘Tık-Genç’ denmesinin sebebi buydu belki de. Derken… Bizim de oy kullanma zamanımız gelmişti bu seçimlerde. İlk defa oy kullanacak milyonlarca gençten biriydik...

Bu sefer yine bir pazar günüydü… Yine erken saatlerde uyandık bir heyecanla… Ama bu kez birkaç saatte kaderimizi belirleyecek bir sınav için değil, oy kullanmak için okula gidiyorduk bir pazar sabahı. Okulun merdivenlerinden çıkarken içimizden gelen bir ses; “Doğru mu geldim acaba, sınav filan yok değil mi burada?” diyordu. Sandığın bulunduğu sınıfa girdiğimizde ilk karşımıza çıkan ‘sınav başlangıç-sınav bitiş saatleri’ yazılı ÖSS gününden kalma bir kara tahta olunca ‘oy, oy, oy…’ çekerek oy kullandık. Her şeye rağmen, geçen hafta bu zamanlardı artık biz de birer seçmen olmuştuk. Hem de ‘genç’ bir seçmen… n.ozdogan@zaman.com.tr

TERCİH STRESİNE ŞİFA OLACAK HAPLAR

HAP BİR: “Şu üniversiteden çıktığın an şirketler seni havada kapıyormuş, uluslararası ilişkilerden mezun olanlar diplomat oluyormuş. Endüstri mühendisliğinin üzerine bir de MBA yaparsan büyük bir şirkette üst düzey yöneticilik yapabiliyormuşuz.” gibi sadece şehir efsanelerini dinleyerek tercih yapanlara buradan tebriklerimi gönderiyorum!

HAP İKİ: Örneğin; 1. tercihe tıp, 2. tercihe mühendislik, 3. tercihe öğretmenlik, 4. tercihe işletme (…) gibi ‘ortaya bir karışık çek’ vaziyetinde tercih formu kodladıysanız, kendinize sorun: Bir dakika yaa ben ne yapıyorum? Eğer, ‘her meslekte mutlu olabilecek kadar pembe gözlük camlarım kalın’ ya da ‘hangisi tutarsa artık bahtıma’ diyorsanız ben de size ‘sen neymişsin be abi’ diyorum!

HAP ÜÇ: Umduğunun çok üstünde puan alan bir öğrenci düşünün. Diyelim ki bu öğrenci tercih etmek istediği bölüm, aldığı puanın çok altında olduğu için aklından şunu geçiriyor: “Yahu bu kadar puana yazık olacak! Satsan satılmıyor, fazlasını bir ihtiyacı olana versen de verilmiyor.” zihniyetiyle aldığı puana göre tercih değiştirenlere diyecek bir sözüm yok maalesef!

HAP DÖRT: Geçen haftalarda “Kafanıza takılan soruları tercih yapmak istediğiniz bölümde okuyanlara mutlaka sorun.” demiştim. Evet, sorun! Fakat bunu sadece bir kişiyle sınırlandırmayın. Çünkü okuduğu bölümden nefret eden birisine denk gelip, şu sözleri işitme ihtimaliniz yüksek olabilir: “Ben ettim sen etme kardeş, tecrübeyle sabittir, bizim bölümü tercih ederken bir değil bin kere düşün, yanına bile yaklaşma, mümkün olduğu kadar uzaklaş bu bölümden!”

HAP BEŞ: “Bu bölümü kazandığımda mesleğimin ne işe yaradığını dayı, hala, amca, teyze, enişte gibi yakınlarıma nasıl izah ederim?” edebiyatıyla mesleklerin üzerini çizenler... “Bir kazanayım da gerisi hiç önemli değil ya da bir yere kapağı atayım da nere olursa olsun!” mantığıyla hareket edenler.. yüzde oranını ÖSYM belirlese eminim bu verilerden yararlanarak Harvard Üniversitesi’nde bir doktora tezi yazılabilir...

HAFTANIN FIRSATI

”Sen daha dolaş. Hedefi olan bu yola giriyor, katılıyor, kazanıyor, patron oluyor... Fikrine güveniyorsan, hedefine ulaşmak istiyorsan, projeni hazırla, yarışmaya katıl...” Bunu ben söylemiyorum; MEB, KOSGEB, Dünya Bankası, Türkiye Bilişim Derneği gibi kurumların desteklediği ‘Genç Patronlar Yenilikçi İş Fikri Yarışması’ söylüyor. Eskişehir Yazılım Üssü Genç Girişimci Eğitim Merkezi, kendi işinin patronu olmak isteyen gençlerin fikirlerini hayata geçirmeye yönelik bir yarışma düzenliyor. Yarışmada ilk 30 arasına giren proje sahipleri, projelerinin gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan tüm eğitim, danışmanlık, ofis ve altyapı hizmetlerini ücretsiz alarak kendi ofislerinde projelerini hayata geçirecek. ‘Bilgi ve İletişim Teknolojileri alanında bir projem var; ama bunu gerçekleştirecek maddi gücüm yok’ diyorsanız ve kendi işinizin patronu olmak istiyorsanız bu yarışma tam size göre. Duyurulur! Ayrıntılı bilgi için www.gencpatronlar.org.tr adresini tıklamanız yeterli.

Sayı: 35
Bölüm: Yazarlar

http://genclik.zaman.com.tr/?bl=14&hn=676

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İlk Adımı Atmak ya da Atmamak-Nurettin ÖZDOĞAN

26/6/2007 · Kategori: Nurettin Ozdogan

“Bir binanın 12. katına çıkmak istiyorsunuz. Fakat, ne yazık ki sizi bir dakikada yukarı çıkartacak asansör bozuk! Merdivenlerden çıkmak zorunda kaldınız. İlk adımı attıktan on beş dakika sonra 12. kata ulaştınız. Biraz terlediniz, nefes alışverişiniz arttı, yoruldunuz; ama sonuçta istediğiniz noktaya vardınız...”

Bu örnek sizlere ne ifade ediyor arkadaşlar? Haklısınız, tek başına bir anlam ifade etmiyor. Şöyle izah edelim o zaman... Merdivenleri teker teker çıkmıştınız. Merdivenlere çıkmaya başlarken merdivenlerin tamamını görmemiştiniz. Belki tamamını görseydiniz merdivenler gözünüze büyük görünüp vazgeçebilirdiniz. Ama her bir basamak sayesinde bir sonraki basamağı görmüştünüz. Ve bu sayede 12. kata ulaştınız. Ancak en önemlisi ilk adımı atmaktı, ilk adımı atmasaydınız asla ve asla 12. kata ulaşamazdınız...

Nedense başarının ilk adımla başlayacağını bilmemize rağmen ilk adım atmaya çekiniriz, korkarız. Birkaç tane somut örnek verirsek... Örneğin;

Staj yapmanın bize çok şey katacağını biliriz. Fakat staj yeri bulmak için bir çaba göstermeyiz. Sadece torpille staj bulabileceğimizi düşünürüz. Ya da... Birkaç yere başvururuz. Ve onlardan “ret” cevabı geldiğinde pes ederiz. Halbuki pes etmesek, kim bilir belki bir sonraki başvuracağımız yer bize kapılarını açabilir.

Bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü çalışmaya vaktimiz olmadığını düşünürüz. Dersleri, ödevleri, okuldaki projeleri bahane ederek. Halbuki toplumsal fayda üretirken bir yandan sorunların çözümünde inisiyatif alabilen, girişimci, aktif bir genç olabiliriz.

Mesela iki gün sonra (yumurta kapıya dayanıyor) önemli bir sınavımız var. Önümüzde okunmayı bekleyen kalın bir ders kitabı ve sayfalarca ders notu... “Bunlar biter mi yahu?” şeklinde içimizden bir ses tüm iştahımızı kaçırır. Halbuki çalışmaya bir başlayabilsek sınava kadar ders kitabını ve ders notlarını bitirebiliriz.

Okuldan yeni mezun bir genç olarak bize teklif edilen maaşı beğenmeyiz. O kadar sınavdan geçtik, derslere girdik çıktık ve mezun olduk. ‘Bu ücret düşük değil mi?’ diye sorarız kendimize, ailemize, arkadaşlarımıza... Halbuki tecrübe edinmek için, bir şeyler öğrenmek için bir müddet de olsa az ücretle çalışmak belki de ücretsiz çalışmak şart. n.ozdogan@zaman.com.tr

Sayı: 28
Bölüm: Yazarlar

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Sınava İngiliz taktiği!-Nurettin ÖZDOĞAN

26/6/2007 · Kategori: Nurettin Ozdogan

Yok, yok. Sizlere, “Kazanamazsan bu dünyanın sonu değil!” gibi mahallenizin kasabı Nuri abi öğütleri vermeyeceğim.

Ya da... “Sakın heyecanlanma biliyorsun heyecanlanmak senin zararına olur!” türünde, daha bir stres edici (üzerimde defalarca denenmiştir, oradan biliyorum), “Bi git Allah aşkına” dedirtecek (çok dedim zamanında, tabii içimden) ‘tavsiyeler’ kontenjanından bir şey de söylemeyeceğim. Sadece 1 mili (1609 metre) tarihte ilk kez dört dakikanın altında koşan bir İngiliz atletin uyguladığı bir taktiği anlatacağım...

Roger Bannister’in bir hayali vardı. Hayali; bir mil koşusunda dünyanın en hızlı adamı olmaktı. O yıllarda (1954) başta doktorlar olmak üzere önemli otoriteler bunun imkansız olduğuna inanıyorlardı. Ancak... Bu, İngiliz atletin çok da umrunda değildi. Ve kendisi için şöyle bir taktik geliştirmişti. Yarışa bir hafta kala antrenman yapmanın yanında, o koşuyu defalarca hayalinde canlandırıyordu. Bir koşuda yaşanacak olan her şeyi (yarış ortamını, oradaki insanları vs.) en ince ayrıntısına kadar göz önüne getiriyor, yarışı her an yaşıyordu. Yarış günü geldiğinde koşunun her saniyesi Bannister’in zihninde hazırdı ve geriye sadece koşu pistine çıkıp o koşuyu gerçekleştirmek kalmıştı. Nitekim bu koşuyu gerçekleştirdi ve rekor kırarak ismini tarihe altın harflerle yazdırdı. Asıl enterasan olanı, bu rekoru kırmasından hemen sonra başka atletlerin de bu taktiği uygulayarak aynı dereceye ulaşmış olmaları... (daha fazla bilgi için bkz. Wikipedia)

Şimdi senaryoyu biraz değiştirelim mi? Roger Bannister sizsiniz! Yarış bu sefer bir mil koşusu değil, Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS). Hayali de değiştiriyoruz... Hayal: İstediğiniz üniversite ve bölümü kazanmak. Ama... Taktik aynı. Denemesi de bedava...

Not: Sınava girecek arkadaşlara şimdiden başarılar diliyorum.

http://genclik.zaman.com.tr

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Sınav Manzaraları ve Tercihler-Nurettin ÖZDOĞAN

26/6/2007 · Kategori: Nurettin Ozdogan

Hayatımızın sınavlarla geçtiği bir ülkede yaşıyoruz. Hani o içini kurşun kalemle doldurduğumuz kodlama kâğıdını kim bilir kaç defa daha kodlayacağız?.. (En son final sınavımın birinde içimden düşünmüştüm bunu, acaba kaçıncı kez elime alışım bu kodlama kâğıdını?) Gencinden yaşlısına kadar sınava girmeyen insanlar bile sınav günü daha bir stresli oluyor. Örnek vermek gerekirse, bir grup üniversiteli 17 Haziran’da buluşuyoruz demek yerine ‘ÖSS günü, ÖSS saati iskelenin önünde buluşuyoruz millet.’ diyerek birbirleriyle sözleştiklerini duyar olduk. Diğer bir örnek, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, klakson seslerinin sınav boyunca kesilmesini sağlamak amacıyla okulların çevresine “Sınav var, lütfen klakson çalmayınız” yazılı bin adet tabela yerleştirmişti. Kırmızı ışıkta bekleyen yaşlı bir teyzenin klakson çalan bir aracın sürücüsüne; “Evladım tabelaları okumadın mı sen, sınav var sınav!” diyerek tepki göstermesi her şeyi özetliyordu.

Netice-i kelam bir ÖSS daha geride kaldı. Sınava giren arkadaşlar sonuçları heyecanla bekliyordur. (Tabii o günün gelmemesini isteyen de vardır.) Her yıl ÖSS’ye girenin merak konusudur: Puanlar bu sene yükselecek mi, yoksa düşecek mi? Aslına bakacak olursak puanlar düşse de yükselse de hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü sonuçta ÖSS bir sıralama yarışı. Önemli olan ÖSS’ye girenler arasındaki sizin sıranızın iyi olmasıdır. Tercih zamanı geldiğinde puandan çok bunu göz önüne alırsanız daha sağlıklı bir tercih yapmış olursunuz. Tercih konusuna burada bir nokta koyalım şimdiden sizleri stres etmeyelim. Hatta belki sizi rahatlatacak birkaç kelam bile söyleyelim: Kim korkar tercihlerden, panik yapma bu sadece bir tercih… (Farkındayım, ‘Kim korkar ÖSS’den’, ‘Panik yapma bu sadece bir sınav’ sözlerine çok benziyor.)


HAFTANIN SORUSU

Soru: Yazın yarı zamanlı bir işe başvurmak üzere kendime bir CV hazırlamak istedim. Fakat okuduğum okullar ve hobilerim dışında hiçbir şey yazamadım. Çünkü yazabileceğim pek bir şey de yoktu. Sizce CV’ye yazmak için okul dışı ne gibi faaliyetlerde bulunabilirim?

Cevap: Bu soruyla çok karşılaşıyorum. Hatta sizlere bir arkadaşımın sırf özgeçmişine yazmak için ‘çim hokeyi’ kursuna gittiğini bile söyleyebilirim. Şaka bir yana özgeçmiş/CV herhangi bir işe başvururken çok etkilidir. Ancak… Biz gençler olaya sadece özgeçmişimizi doldurma gözüyle bakmamalıyız. Asıl önemli olan yetkinliklerimizi, kabiliyetlerimizi artırmamızdır. n.ozdogan@zaman.com.tr

Sayı: 30
Bölüm: Yazarlar

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!